Profil von mustafaHAYATIN GÜNLÜĞÜFotosBlogListenMehr Extras Hilfe

HAYATIN GÜNLÜĞÜ

BU GÜN HAYATIMIZIN GERİYE KALAN KISMININ İLK GÜNÜ...'

Windows Media Player

Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Bitte warten...
Der eingegebene Kommentar ist zu lang. Bitte kürzen Sie ihn.
Sie haben keine Angabe gemacht. Bitte versuchen Sie es erneut.
Ihr Kommentar kann im Moment leider nicht hinzugefügt werden. Bitte versuchen Sie es später erneut.
Zum Hinzufügen eines Kommentars ist die Erlaubnis von einem Elternteil erforderlich. Erlaubnis einholen
Der Elternteil hat die Kommentarfunktion deaktiviert.
Ihr Kommentar kann im Moment leider nicht gelöscht werden. Bitte versuchen Sie es später erneut.
Sie haben die maximale Anzahl an Kommentaren, die pro Tag zugelassen sind, überschritten. Versuchen Sie es in 24 Stunden erneut.
Kommentare wurden in Ihrem Konto deaktiviert, da in unseren Systemen angegeben wird, dass Sie anderen Benutzern möglicherweise unerwünschte E-Mails versenden. Wenn Sie der Meinung sind, dass es sich beim Deaktivieren Ihres Kontos um einen Fehler handelt, wenden Sie sich an Windows Live Support.
Schließen Sie die Sicherheitsüberprüfung unten ab, damit Sie ein Kommentar hinterlassen können.
Die bei der Sicherheitsüberprüfung eingegebenen Zeichen müssen den Zeichen im Bild oder in der Audiodatei entsprechen.

Feed

Der Besitzer hat für dieses Modul keinen Feed angegeben.
Es wurden noch keine Listenelemente hinzugefügt.
Es wurden noch keine Listenelemente hinzugefügt.

A

Foto 1 von 5
12.10.2007

SOYKIRIM SANAL BİR DİNDİR. PSİKOLOJİK SAVAŞTIR

Prof. Dr. Hikmet Özdemir:
"Soykırım sanal bir dindir"

 

Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi ve Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir, 24 Nisan 2006'da "1915 Tartışılırken Gözden Kaçırılanlar" konulu bir konferans verdi. 24 Nisan tarihinin Ermeniler tarafından 'sözde soykırım' günü ilan edilmesi nedeniyle gerçekleştirilen konferans, Umuttepe Yerleşkesi Tıp Fakültesi Konferans Salonu'nda yapıldı.

"Soykırım sanal bir dindir"
Prof. Özdemir, Ermenilerin sanal bir bellek ve buna bağlı olarak 'sanal bir soykırım dini' yarattıklarını savunarak, Türklerden ve dünyadan bu dine biat etmelerini istediklerini söyledi: "Bu sanal dini sorgulamak yasak. Fransa'da yasak, Sabancı ve Bilgi üniversitelerinde yasak, Bu durumu sorgulamak istediğiniz zaman 'inkârcı' kabul ediliyorsunuz. Bizler bilim adamıyız. Bizim işimiz sorgulamaktır. Ben bir Türk üniversitesinden maaş alıyorum. Avrupa Birliği(AB) fonlarından, Soros vakfından, ya da Ermeni diasporasından değil. Sorgulama hakkımı kullanmam için gelir kaynaklarımın nereden olduğu çok önemli. Geçim kaynağınız başka yerlerden ise onların istediği gibi düşünüyorsunuz. Dışarıdan beslenen bazı vakıflar ve bazı aydınlar, Ermeni tezlerinin bilimsel olduğunu savunuyorlar. Türk üniversitelerinden maaş alan bir aydın bu yaklaşımı sorgulamaya başladı mı hemen kendisine 'resmi tarihçi' deniyor. Her ulusun bir tarih tezi vardır. Bunu ortaya atmak, yazmak hiçbir şekilde onur kırıcı değildir. Aksine onur vericidir. Türk tarihi ne benim ne de başka birinin ortaya attığı bir şeydir. Türk tarihi, Afyon Kocatepe'de, Anafartalar'da şehit kanlarıyla yazılmıştır. Bizim o tezi değiştirme yetkimiz yoktur."

"Türk Cumhuriyeti sorgulanıyor"
Ermenilerin, 1915 yılındaki olayları da tartışmaktaki asıl amacının Türkiye Cumhuriyeti'nin neden bu topraklarda kurulduğunu sorgulamak olduğunu ileri süren Prof. Özdemir, Lozan'da anlaşmaya varılan konularda yeni tartışmaların ortaya atılmasını ise anlamadığını söyledi. Özdemir, "Türkiye Cumhuriyeti devletinin uluslararası alanda kabul edildiği Lozan Anlaşmasını imzalayan devletlerin bugünkü parlamentoları, günümüzde farklı şeylerin peşindedir. Salt bu konuda değil, diğer alanlar da faaliyet gösteriyorlar" iddiasında bulundu."Ermeniler gerçeklerden kaçıyor"
Prof. Dr. Özdemir, Türkiye'nin 1.Dünya Savaşı'na katıldığı yıllardaki özgün koşullarını, o dönemlerde ülkenin etnik yapısını, uluslar arası konjonktürü ve Ermenilerin böylesi olağanüstü şartlarda geliştirdiği olayları, ardından gelişen zorunlu göç(tehcir) ve gerçekleşen ölümlerin nedenleri üzerinde önemli saptamalarda bulundu. Konuşmasına, tarafların olayları irdelerken kullandıkları yöntemleri ve delileri anlatarak başlayan Özdemir, "Ortadaki sorun şudur. Ermeniler 1915 olaylarına 'soykırım' diyorlar; Türk tarafı ise 'hayır değil' diyor ve ekliyor; 'bu durum savaş altında bir kriz yönetimdir.' Ermeniler hiçbir bilimsel gerçekliğe dayanmadan ileri sürdükleri bu 'soykırım' yalanını asla tartışmak istemiyor. Türk tarafı ise her türlü tartışmaya açık olduğunu söylüyor. Yine Türk tarafı diyor ki; 'iki taraf arasında bir komisyon kurulsun ve herkes elindeki belgeleri ortaya koysun. Başbakanımız daha da ileri giderek 'böyle bir komisyonun araştırmaları sonucunda çıkacak olan bilgiye herkes katlansın' diyor. Ermeniler bunların hiçbirine yaklaşmıyor. Israrla 'biz konuşmayız, siz soykırımı kabul edin' diyorlar" şeklinde başladı. Bu durumun söz konusu sorunu çözmede önemli bir engel yarattığını anlatan Özdemir, Türkiye'de 'sözde soykırıma' destek veren 'Ermeni Muhipleri Cemiyeti' konumunda aydın ve kesimlerin olduğunu söyledi.Türk-Ermeni İhtilafı
Dört yıl önce Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanlığına getirildiğini hatırlatan Özdemir, bu süre içinde başta İngiliz arşivleri olmak üzere, Cenevre'de Birleşmiş Milletler(BM) arşivinde önemli bilgi ve bulgulara ulaştığını anlattı. Özdemir, "Bu görev için Ankara'ya gittiğimde her şeye sıfırdan başlayan bir doktora öğrencisi gibiydim. Bu konuda yazılışmış, ortaya atılmış hemen hertürlü belge, bulgu, kitap ne varsa araştırdım. Sonuçta, Türk-Ermeni ihtilafı olduğunu gördüm. Daha da önemli bir sonuca ulaştım. Bu ihtilafı 1915 olaylarına hapsedersek, hiçbir noktaya varamayacağımızı anladım. O nedenle bu ihtilafın üstesinden gelmek için üç ayrı evrenin varlığını ortaya koymak gerektiğini düşündüm. İlki Birinci Dünya Savaşı ve seferberlik ilanı, ikincisi; savaş koşulları, üçüncüsü ise Mondros Mütarekesi. Bu üç evrede yaşanan süreci doğru irdelemek sorunu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu" dedi.
Soykırım yoksa Ermeniler nerede?"
Bazı çevrelerin 'soykırım yoksa o dönem birçok şehirde yaşayan Ermeniler şimdi nerede?' şeklindeki sorularının ise basit bir yanıtı olduğunu savunan Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: "Şöyle sorular geliyor mesela; 'o dönemler İstanbul'da 120 bin Ermeni yaşıyordu, şimdi neden 50 bin Ermeni var, diğerlerine ne oldu?' tüm bunların yanıtları Lozan'da verilmiştir. Verilmemiş olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Bu tür soruları hasta düşünceli insanlar soruyor. O insanlar şu soruyu sormuyorlar ama: Selanik'te, Üsküp'te, Erivan'da şu kadar Türk vardı bunlar nereye gitti diye. Örneğin 1910 yılında Erivan'da yaşayan nüfusun yüzde 67'si Türk'tü ve birçok camileri vardı. Bunlar nereye gitti?''"Savaş koşullarında kriz yönetimi"
'Tehciri' savaş koşullarında kriz yönetimi olarak adlandıran Özdemir, döneme damgasını vuran Ermeni çetelerinin eylemleri hakkında da bilgi verdi. Özdemir, "Ermeniler savaş başladığında nasıl bir iç tehdit oluşturuyordu? Bunun yanıtı verilmeden tehcir konusu anlaşılamaz. Örneğin, Meclisi Mebusan'da Erzurum mebusu olarak görev yapan Karakin Pastırmacıyan Ermeni gençleri Kafkasya'da eğiterek gönüllü birlikler oluşturuyordu. Bu çeteler sivil halka saldırıyordu. Köylerde katliam yapıyorlardı" dedi. Hükümetin tehcir kararı aldıktan sonra, göç eden Ermeni kafilelere yönelik yapılan saldırılara da değinen Özdemir, bizzat Talat, Cemal ve Enver paşaların bu eylemleri en ağır şekilde cezalandırdığını belirtti. Bu eylemlere karışmış Türk askeri ve idari yönetiminde 67 kişinin idamla cezalandırıldığını söyleyen Özdemir, söz konusu yıllarda sadece Ermenilerin değil, Rumların ve Suriye'deki Arapların da zorunlu göçe tabi tutulduğunu anlattı.

"Ermeniler hiçbir ilde çoğunluk değildi"
Prof. Özdemir, o dönemler Ermenilerin en yoğun yaşadığı Muş da bile nüfusun yüzde 37'sini oluşturduğunu, diğer 6 ilde ise bu oranın çok daha düşük olduğuna dikkat çekti. Özdemir, "İngiliz arşivlerinden derlediğim önemli bilgiler var bu konuda. Ermeniler o zamanlar 'vilayeti sitte' denilen 6 ilde yaşıyordu. En fazla bulundukları yer Muş'ta nüfusun yüzde 37'sini oluşturuyorlardı. Bu oran diğer illerde yüzde 15 ile 20 arasındaydı. Zorunlu göç Suriye'ye gerçekleşiyor. Göç kararı alınmadan önce Ermeniler Muş, Bitlis, Tokat, Suşehri ve Samsun'da çatışmaya giriyorlar. Şubat 1915'e kadar Kars ve Ardahan'da 30 bin Türkü katlediyorlar. Ardından Maraş'ın Zeytun bölgesinde çatışmalar çıkıyor. Tehcir kararından önce de sonra da devam ediyor bu katliamlar. Ardından Van'da büyük bir katliam yapıyorlar. Bu katliam Ermeni kaynaklarında Dilman Muharebesi olarak geçiyor. Bu savaşta 25 Ermeni ölürken, 45'i yaralanıyor, Türklerden ise 700 şehit var. Ayrıca bu rakam Ermeni kaynaklarında 5 bin Türk olarak geçiyor. Ben bu rakamı abartılı bulduğum için en alt rakamı almayı uygun gördüm. Dilman'dan sonra Van şehri yakılıyor. O dönemler Van'da Ermeniler bir askeri yönetim kuruyorlar ve başlarında da Aram Manukyan adında biri var. Tüm bunlara rağmen hükümeti, hala tehcir kararı almış değildir" şeklinde konuştu.

"Tehcir siyasi bir karar değildir"
Tehcirin siyasi bir karar olmadığını savunan Prof. Özdemir, olayın savaş koşullarının ürünü olduğunu söyledi. Özdemir, "Tehcir hiçbir şekilde siyasi bir karar değildir, savaş koşullarının ürünüdür. Kaldı ki 1913'deki seçimlerde Ermeni Taşnak Partisi ile İttihat ve Terakki Partisi ittifak yapmıştır. Dışişleri Bakanı, Sayıştay Başkanı ve Nüfus idaresinin başındaki kişiler Ermenilerdir. Tehcir önceden planlanmış bir şey değildir" dedi. Ermenilerle tehcirden önce irili ufaklı 35 çatışmanın içerisine girildiğini ifade eden Özdemir, etnik yapı gereği güvenliği tehdit eder duruma geldiklerinin saptanması sonrası böyle bir kararın alındığını vurguladı.

"İki taraf da salgında çok kurban verdi"
Prof. Özdemir, söz konusu yıllar içinde ülkede büyük salgınlar yaşadığını kaydederek, 1. Dünya Savaşı yıllarında resmi verilere göre 440 bin askerin salgın hastalıktan hayatını kaybettiğini söyledi. Özdemir, "Sadece 3. Ordu'dan 120 asker salgın hastalık yüzünden hayatını kaybetti. Türk hekimleri bu hastalıkları tedavi edebilmek için kendilerini de denek olarak kullandı. Bu sırada sivil vatandaşlar da salgın hastalıklardan hayatını kaybetti. Bunların arasında Ermeniler de vardı. Ermeni akademisyenler, Türk askeri hekimlerini, Ermenileri aşılarda denek olarak kullandığı yönünde eleştirilerde bulunuyor. Bu aşıları Türk hekimleri kendi üzerlerinde denemişlerdir. İki subay da bu denemeler sırasında hayatını kaybetmiştir" dedi.

"Çalışmalara hız vermeliyiz"
Türkiye'yi yönetenlerin çok dikkatli olması gerektiğini belirten Özdemir, Ermenilerin bir takım yeni stratejiler geliştirdiğini dikkat çekerek şunları söyledi: "Bugün Türkiye'yi yönetenler hemen her şeyi planlamak zorundadır. Ermenilerin bu konudaki yeni stratejileriyle ilgili Kevok Bardakçıyan adındaki bir kişinin 'Anadolu'da yaşayan Ermeniler Türk ders kitaplarına örf ve adetleriyle girmelidir' diyerek kendilerine uyan Türk bilim adamlarıyla çalışmak istediklerini belirtiyor. Bu amaçlarından ilkini İstanbul'da gerçekleştirdiler, şimdi ülkenin diğer alanlarına yaymak istiyorlar. Özür dilemeyi kabul etmiyorlar. Türk bilim adamlarına yönelik dertleri var." Bilim adamlarının fazla konuşmaması gerektiğini de belirten, Özdemir, "Bunun yerine daha fazla araştırma yapmalıyız" diyerek sözlerini tamamlamadı.

SAVAŞLA KAZANILAN VATAN MASADA VERİLMEZ

Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları, Ortaasya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.

Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır.

Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.

Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu’nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, “Ermenilerin altın çağı” olmuştur. Osmanlı devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandaşına sağladığı imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka” olarak kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur. Hatta Osmanlı devletinin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler de yazmışlardır.

Ancak Osmanlı devletinin zayıflamaya başladığı dönemlerde, hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesi baş gösterince, Türk-Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma başlamıştır. Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde, Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler; dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Böylece, çoğu defa Türklerin zararlı çıktığı trajik olaylar başlamış, Doğu Anadolu’da başlatılan ve İstanbul’a kadar yayılan isyan hareketlerinde binlerce Türk ve Ermeni hayatlarını kaybetmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ise; Osmanlı askeri olarak düşmanlara karşı savaşan veya geri hizmetlerde çalışan Ermenilere karşılık, Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslüman’ın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.

Devletin bunları yatıştırmak ve durdurmak için aldığı tedbirler istismar edilmiş ve dış devletlerin tahrik ve vaatleriyle Ermeniler, bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.

Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.

Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı. Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Ayrıca hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “mahalli tedbirlerle” çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.

Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskâna”, o dönemdeki ifadesiyle “tehcir”e tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmıştır. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığını müslüman halk da vermeye başlamıştı.

Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan’daki tutuklamaları bir “soykırım” gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir(1).

Oysa Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı devletini işgal eden devletlerden İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle tutuklayarak Malta adasına sürmüş ve hapsetmiştir. Suçlamalarla ilgili olarak Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmıştır. Buna rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.

Ancak Türkleri sözde soykırımla suçlama gayretleri durmamış; Malta’daki yargılama sürecinde İngiliz basınında Osmanlı Hükümeti’ni sözde soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispata yeltenen bazı uydurma belgeler yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara gönderilen yazılar olduğu anlaşılmıştır(2).

Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör eylemlerine yönelmişlerdir. 1965'ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970'li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.

Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni’nin 27 Ocak 1973'de ABD'nin Santa Barbara kentinde, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü", 1975'den itibaren tıpkı 1915 öncesinde olduğu gibi "Örgütlü Ermeni Terörü"ne dönüşmüştür. Yurtdışındaki Türk görevliler, diplomatlar, elçilikler ve kuruluşlarına yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.

Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır(3).

Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980’li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye çıkarılmış ve Asala-Ermeni terörü geri plâna çekilmiştir. Belgeler, Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA ile PKK militanlarının birlikte eğitim gördüklerini ortaya koymuştur.

Türk güvenlik güçlerinin PKK terörü ile mücadelede başarı sağlamasının ardından Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler. Çeşitli ülke parlamentolarından “sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul eden yasaların ve önerilerin çıkmasını sağlamaya çalışarak, asılsız iddialarını dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Amaçları, sözde iddialarını tüm dünyaya “tanıtmak”, Türkiye’yi bu temelsiz iddiaları “tanımak” zorunda bırakmak, sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" almak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmektir.

08.10.2007

UNUTULAN TÜRK ŞEHİTLİĞİ




  
  
 






Birçoğumuzun adını ilk kez duyduğu, duyanların bile yerini bulmakta zorlandaığı bu ülkede 1.500 civarında Türk askeri yatıyor. Ve şehitlikleri bakımsızlık, ilgisizlik içinde insan boyu otlarla kaplanmış olarak yokolmayı bekliyor...

Burma'da ne işimiz vardı ?

Bizim bir işimiz yoktu elbette...

Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye, Filistin ve Yemen cephelerinde savaşan askerlerimizden İngiliz birliklerine esir düşen 12.000 askerimiz o dönem İngiltere sömürgesi olan bu ülkedeki imar çalışmalarında kullanılmak üzere gönderildiler.

Bu askerlerden geri dönenlerin kayıtları hakkında sağlıklı bilgilere ulaşmak mümkün değil. Fakat yol, kanal, gölet işlerinde çalıştırılan bu esirlerin bir kısmı 1918 tarihli Mondros Antlaşması sonrası ülkelerine döndüler. Ağır çalışma koşulları, iklim şartları ve salgın hastalıklar sonucu orada ölen askerlerimizin mezarları şu an Thayet Myo ve Mektila'da bulunuyor.

Emekli albay Faruk Budak, 2002 yılında bu ülkeye yaptığı ziyarette adı geçen şehitlikleri de ziyaret eder. Şehitlikler içler acısı bir haldedir. Tarlayı andıran derecede yeşillenmiş arazi ve insan boyu otlarla çevrelenmiş mezar taşlarını gören Budak, bazı fotoğraflarla durumu görüntüler. Döndüğünde Dışişleri ve yinelkurmay'a başvuruda bulunur ve bir de kampanya başlatır. Çeşitli basın organları da konuya ilgi gösterirler. Radikal gazetesinde yeralan bir habere göre, Dışişleri Bakanlığı konuya hassasiyetle yaklaşır ve Uzakdoğu uzmanları konuyla ilgilenmeleri için görevlendirilir. Bu arada 2004 yılında yinelkurmay Başkanlığı da kendi bütçesinden tadilat için bir ödenek aktararak Dışişleri Bakanlığı'na iletir. Dışişleri Bakanlığı da ödeneği kullanarak tadilatı yaptırması için Türkiye'nin Bangkok Büyükelçiliği'ne gönderir.




Faruk Budak, 2005 yılında tekrar bölgeyi ziyaret ettiğinde öncesine nazaran daha acı verici bir manzarayla karşılaşır; bölge, tarım arazisi olarak kullanılmaktadır. Dönüşünde konuya tekrar ve daha sıkı takiple eğilir.

Ancak onun yakınmalarını ve Dışişleri mensuplarının çabaları sonuç almaya yeterli gelmemektedir. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri pekçok defa onarım izni için Myanmar lideri Aung San Syu Kyi'ye başvurmuş, ama her defasında uzak Asyalılara has güleç çehreyle alınan 'Gereken yapılacak' cevabına rağmen izin çıkmamış. Bu Uzakdoğu Asya bürokrasisi yüzünden hem yinelkurmay hemde Milli Savunma Bakanlığı'nın ayrı ayrı çıkardığı ödenekler kullanılamamaktan ötürü Hazine'ye geri döner. Milli Savunma Bakanlığı, 2006 bütçesinden ayırdığı parayı tekrar göndermek için hazır bekliyor. Tabi Myanmar hükümetinden gerekli izinler alınabilirse...

Yöre halkının anlattığına göre esir Türk askerlerinin orada bulundukları süre içinde hiçbir şekilde disiplinini yitirmediğini, pejmurdeleşmediklerini, hepsinin çalışma dışındaki saatlerde yerli halkın arasına girmek için birer takım elbise edindiğini hatırlıyor. yinelkurmay arşivlerinde de onların Milli Mücadele sırasında aralarında topladıkları cüz'i yardımı akıl almaz kanallar bularak Ankara'ya gönderdikleri bilgisi var.

Şehitliğin bugünkü içler acısı halini gösteren fotoğraflar Faruk Budak'ın sitesinde, fotoğraf galerisi başlığı altındaki "Burma'daki Şehitlik" başlığı altında yeralıyor.



Burada yer alan fotoğraflardan biri esir kafilesinin en kıdemli subayı Şükrü Paşa'nın cenazesinden. Budak'ın öğrendiğine göre İngilizler sadece bu tören sırasında fotoğraf çekilmesine izin vermişler.

Acı bir savaşın talihsiz kahramanları olan bu yüksek karakterli insanlar, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta ağır şartlar altında çalıştırılırken bile asla Türk'e özgü ulvi kişiliklerinden ödün vermeden son derece ciddi disiplin içinde çalıştılar. Yerel halka ve kendilerine duydukları saygı nedeniyle iş saatleri dışında imkanların elverdiği ölçüde şık ve bakımlı idiler. Onlar, esir ama hayatta olmayı değil Çanakkale'de ölmeyi dilediler. Kurtuluş Savaşı'na büyük bir bağlılıkla kendi aralarında topladıkları az ama gurur yüklü parayı bir yolunu bulup ülkelerine gönderdiler.
Logged

"Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz."

Gazi Mustafa Kemal Atatürk
02.03.2007

NEREYE YETİŞİYORSUNUZ ?

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.

Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik KENTER

01.03.2007

BİZ ERKEKLER

Sorunu yıllar önce çinliler çözmüş

 

Çinli bilgelerin mutluluk için erkeklere 5 önerisi:  

 

1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan kadın bulman      

      önemlidir. 

2- Esprili, nüktedan ve seni güldürmesini bilen bir kadın bulman önemlidir.  

3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir kadın bulman önemlidir. 

4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir kadın bulman önemlidir. 

5- Bu dört kadının birbirlerini tanımamaları çok önemlidir.  

30.01.2007

SAĞLIK OLSUN

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama

Yarım saat erkene kurulsun saatin

Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..

Penceri aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin

Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin

Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin

Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart

Çek kızarmış ekmek kokusunu içine

Bak güzelim kahvaltının keyfine..

Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis, önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin

Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile

Sonra koş git işine, dünden, önceki günden, hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, ohhh şöyle bir hafifle

Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de

Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık

Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa

Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak

Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..

Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,

hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?

Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?

Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara

Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..

Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..

Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..

Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..

Saklama tabakları, bardakları misafire

Sizden ala misafir mi var bu dünyada

Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil, şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..

Gece evinde, dostların olsun

Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..

Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illaki sağlık olsun!
 
SAĞLIK OLSUN



23.11.2006

BEN KAZ KAFALIYIM

BEN KAZ KAFALIYIM

Bugüne kadar insanları horlamak, küçük düşürmek, geri zekalı olduklarını vurgulamak, işe yaramaz olduklarını belirtmek amacıyla da kullanılan ve kullanılmaya devam edilen  “Ulan kaz kafalı „ v.b gibi belirlemelerde bulunan sevgili halıkımızın, kimi insanlar için kullandığı bu tabirler yerini bulsa da, sevgili kazlar için bu hakaretten vaz geçmek gerektiğini düşünüyorum.

Sevgili okuyucular, ben kaz kafalı olmayı isteyerek ve bilerek kabul ediyorum. Birazdan kazların özelliklerini aşağıda okuyup onların entellektüel yapılarını ve dayanışmacı özelliklerini okuduğunuzda sizin debu konudaki düşünceniz degişirmi, bilemem.

Göç eden kazları havada süzülürken hiç gördünüz mü?  V şeklinde bir formasyonla  uçtuklarını fark etmişsinizdir. Bilim adamlari araştırmış, “Bu kazlar neden V şeklinde bir grup yaratarak uçarlar diye.„ Sonuç kazların hiç de kaz kafalı olmadiklarını ortaya koyuyor.

Uçan her kuş ,kanat çırptığında arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava yaratiyor. V şeklindeki formasyonla uçan kaz grubu, birbirilerinin kanat çırpışlarındaki hava akımını kullanarak uçus menzillerini yüzde 71 oraninda uzatiyorlar. Yani tek başına gidecekleri maksimum yolu grup halinde nerdeyse ikiye katliyorlar.

Bir kaz V grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor, çünkü kaldıraçla hava akımının dışında kalmış oluyor.

Bunun sonucu olarak hemen formasyona geri dönüyor ve V gücünü kullaniyor.

Başta giden V lideri yorulduğunda en arkaya geçiyor ve hemen arkasında ki lider konumuna geçiyor.

Bu değişikliği sürekli yapiyorlar. Gerideki kuşlar öndekilerin daha hizli gitmeleri icin  bağirarak uyarıyorlar.

Formasyondaki bir kuş hastalanırsa veya avcı tarafindan vurulur da  uçamayacak hale gelirse, düşen kuşa yardım etmek üzere formasyondan iki kaz ayriliyor ve onu korumak  üzere yanına gidiyor.

Tekrar uçabilenceye kadar veya ölünceye kadar onunla beraber kaliyorlar. Sonrada gidip bir V formasyonuna katılıp kendi gruplarına  ulaşıncaya kadar beraber ucuyorlar.

Bir dönem Türkiye’de yayınlanan  “Ekmek ve Gül Platform Bülteni„ de kazların bu özelliklerini keşf edip bazı dersler çıkartmıştı. Bu dersleri ne kadar hayata uyarlanabildi işin ayri bir yönü, ama tespitler güzeldi.

Şöyleydi o bültende yazılanlar;

Ders 1: Belli bir hedefi olan ve buraya ulaşmak için bir araya gelen insanlar oraya daha kolay ve çabuk erişirler. Çünkü birbirilerinin çekimini kullanırlar.

Ders 2 : Kafamız kaz kadar çalışıyorsa  bizimle aynı yöne gidenlerle bilgi alışverişini sürekli  kılarız.

Ders 3 : Liderliği paylaşmak ve zor işi rotasyonlu yapmak ivme kazandırır.

Ders 4: Takım ruhu.

Ders 5 :İşler zorlaştığında kenetlenmenin  faydası ve sadakat.

İşte böyle sevgili okuyucular gördüğünüz gibi kazlardan öğrenecek çok şeyimiz var... Halen kaz kafalılığa karşımısınız???

29.09.2006

BİZİM ÇOCUKLARIMIZ

Çocuklarınız,sizin çocuklarınız değildir...

'Çocuklarınız, sizin çocuklarınız değildir.

Onlar, Hayat'ın kendine olan özleminin oğulları ve kızlarıdır.

Onlar sizin aracılığınızla oldular, ama sizden değil;

Ve sizle olsalar da, size ait değiller...

Onlara sevginizi verebilirsiniz ancak, düşüncelerinizi değil;

Çünkü onların kendi düşünceleri olacaktır...

Onların bedenleri için bir yuva sunabilirsiniz; ama ruhları için değil;

Çünkü onların ruhları, yarın'ın evini mesken tutmuştur,

sizin rüyalarınızda bile ziyaret edemeyeceğiniz...

Onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz; ama onların sizin gibi olmaları için değil...

Çünkü hayat ne geri sarar, ne de dünde oyalanır...

Sizler, yaşayan oklar olarak çocuklarınızı ileriye fırlatan yaylarsınız...

Yayı kullanan, sonsuzluğun içindeki hedef noktasını görür

ve bütün gücüyle sizi gerer ki, okları hızla uzaklara erişebilsin...

Okçunun elleri altında sevinçle eğilin,

Çünkü o, uçan okları olduğu kadar, sarsılmaz yayları da çok sever...'

 

halil cibran

SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM

NAZIM...

ben
senden önce ölmek isterim.
gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
ben zannetmiyorum bunu.
iyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
fedakarlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
ve orada beraber yaşarız
külümün icinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
toprağa beraber dalacağız.
ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.

ben
daha ölümü düşünmüyorum.
ben daha bir çocuk doğuracağım
hayat taşıyor içimden.
kaynıyor kanım.
yaşayacağım, ama çok, pek çok.
ama sen de beraber.
ama ölüm de korkutmuyor beni.
yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
'hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?'
içimden bir şey :
'belki' diyor.
NAZIM HİKMET RAN
08.09.2006

ÇANAKALE GEÇİLMEZ

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Çok sayıda yaralı getiriliyor...

Bunlardan biri Lapsekinin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça
ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir.Alçalıp yükselen göğsünü
biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır.
Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler
dökülür dudaklarından.
"Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım...Arkadaşıma
ulaştırın..."
Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:
"Ben...Ben köylüm Lapseki'li İbrahim Onbaşından 1 Mecit borç
aldıydım...Kendisini göremedim.Belki ölürüm.Ölürsem söyleyin
hakkını helal etsin"
"Sen merak etme evladım" der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış
alnını eliyle okşar.
Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de
"söyleyin hakkını helal etsin" olur...

Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar
getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit
düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana
ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yine bir pusula.Komutan göz
yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır.Pusulayı açar, hıçkırarak
okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne
titremesine ne de göz yaşlarına engel olamaz...

PUSULADAKİ NOT:

"Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil'e 1 mecit borç verdiydim.
Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki
ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim."


Bu vatanı kimki bölmeye kalkarsa şunu unutmasınki...!
BEYBAŞ KÖYÜNDEN İBRAHİM ONBAŞI VE HALİL TOPRAKTAN ÇIKARLAR
 
21.08.2006

YÜREĞİ BAHAR KOKAN HER ANNEYE

Yüreği Bahar Kokan Her Anneye

 

Ben doğalı çok oldu anne…
Bunu en iyi bilen sensin….
Bu mektubu da senin hatırına bu özel günde tüm meleklere yazıyorum……

Beni adam olsun diye doğurduğunu ve binbir türlü çileyi benim yüzümden laf olsun diye çekmediğini anlayabiliyorum. Hayat o kadar kısa geliyor ki artık bana seni çocukluğumda hatırlar gibi görüyorum yanına gelipte boyumu senle ölçtüğümü pazara giderken arkandan yürüdüğümü beni ilk okula yazdırırken o gülüşünü ve babam öldüğünde o ağlamanı asla unutamam…

Seni kırdığımda bile o şefkat dolu yüreğin bana kızmadı, karşına gelip ağlamaklı durduğumda yine aynı sevgiyle sarılıp öptün yanaklarımdan. Nasıl bir sevgiyle seversiniz ki bu ne efsane bir aşk ne kadar fedakar bir sevgi bu Allah’tan bir lütuf ve eşsiz bir armağan…

Ne kadar çok yazsam ne kadar güzel söz söylesem bu dünya sözleri yetmez bilirim çünkü sen annesin…

Evlatınım; mektubu yazılmamış tüm annelere yazıyorum çünkü böyle öğrettin paylaşmayı bu mektubu da çat pat okumanla okuyacağını ve gözünden pırlantalar akıtacağını biliyorum….

Adam oldum mu bilmem, buna sen karar vereceksin çünkü senin yanında hep çocuğum… Gönderdiğim hediyemi kabul et yanında olsaydım daha güzelini ve değerlisini almaya çalışırdım gül yapraklarını kendim kuruttum ve senin için bir dikenini alıp yüreğime batırdım ve kanıyla adını yazdım.günün kutlu olsun hakkın ödenmez ama yinede hakkını helal et

Yüreğinde huzur ve mutluluk; gözlerinde ve yüzünde gülücük eksik olmasın hiçbir annenin…

Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıra yada hayallerdeki ümittir.
Hüsran ise, bir tek yerde kabullenebiliyorum,

Yaşamak mümkünken yaşayamamış olmakta…

Seninle yaşayamadığımız tüm güzel günler adına……..


Hakan Altunöz

 

 

SEVGİ İÇİN

Sevgi İçin

 

Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir eksik ne bir fazla. Della, paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar. Halbuki ertesi gün yeni yıla adim atılacaktı.

Della'nin evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman dairesi. Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane. Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki parmaklıklar üzerinde yürüyen bulut renkli kediyi aptal aptal seyretti.

Ertesi günü yılbaşıydı ve kocası Jim'e, hediye alabileceği sadece bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu parayı da aylardır yavaş yavaş biriktirmişti. Halbuki simdi hiçbir ise yaramadıklarını görebiliyordu. Sevgili Jim'ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak birçok mesut anlar yaşamıştı.

Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın karşısına attı. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu, ama yirmi saniye içerisinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü. İftihar ettikleri iki şeyi vardı. Biri Jim'in büyükbabasından kalan altın saat, diğeri de Della'nin omuzları üzerine dökülen saçları.

Della'nin saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve elbise gibi vücudunu örttü. Bir aralık bir an durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı, tüyleri dökük halıya iki damla gözyaşı aktı. Della, gözlerinin yaşı kurumadan kapıdan firladi.

"MM. Sofronie. Her nevi sac levazımı" ibaresi taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede içeri girdi. "Saçlarımı satın alır misiniz?" diye sordu. Madam, saçları pişkin bir alici eliyle yokladıktan sonra "20 dolar" dedi.

Della, "Peki, derhal" cevabini verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üzerinde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu.

Jim için almak istediği hediyeyi bulmak için dükkanların altını üstüne getirdi. Nihayet bulabildi. Altın saat zinciri. Zincir, Jim'in o emsalsiz saatine layık derecede güzeldi.

Eve gitti, saçlarına baktı. Jim'in bu hayalini beğenmesi icin dua etti. Az sonra Jim kapıyı açıp içeri girdi. Gözlerini sevgilisine dikmiş sadece bakıyordu. Sonra, hediyesini uzattı.

Della paketi açtığında, ipek gibi saçları icin uzun zamandır beğenip alamadığı bir çift tarak gördü. Gözlerinden yaslar süzülmeye başladı. Kendisini toparladı, tatlı bir tebessümle Jim'e hediyesini uzatti. Jim, paketi açtığında saat zincirini gördü. Ama artık saati yoktu. Çünkü,

Della'nin güzelim saçlarına cok beğendiği taraklari alabilmek icin o da saatini satmıştı.
Üzülmediler... Çünkü önemli olan tek sey vardı sevgileri... O da ne satılır ne de satın alınabilirdi...

ANONİM

ARAYIŞ

Arayış
 
İnsan hayatı çoğunlukla arayışlarla geçer iyi bir iş iyi bir arkadaş çevresi iyi bir gelecek iyi bir eş gibi
Arayışlar böylece sürüp gider birini yakalayınca birini kaybeder ötekine ulaşınca birini çoktan yitirir tam buldum işte bu dediğinde sonrasında istemediği bir sonuçla karşılaşınca yitirilen zamana acır insan
Ve arayışlarla elde edilenler hiçbir zaman eşitlenmez sürekli bir arayış içerisinde sürüklenmeye mecbur kalırsın
Umut tükenmeyen bir sermaye arayışlarda kullanılan yegane servettir. Umut bitmez bittiği yerde arayış bitmiş ölmüş yada yaşarken ölenlerden olmuşuzdur.
Her nedense arayışlar her zaman bir sevgide toplanmış hak edilen hatta hak edildiği halde alınamayan bir sevgi arayışıyla süre gider hayat, ama ufuk geniş ve ülkü ulaşılamayacak kadar uzak değildir. Sevgi kutsal gizemli bir şekle girer sevgideki ilahiyatı bulabilmek ümidiyle birçok güçlük def edilir ve arayışlar devam eder.
Arzulananlar alınıp arayışlar sonuçlandığında çekilen acılardan kurtulmak en azından acıları dindirmek üzere yalnızlık seçilir.
İşte o an , gönül dağıma kurduğum bağ evine çekilir kendi yaralarıma kendim merhem olmaya çalışır türküler eşliğinde tan yerindeki ela gözlerle beni gözlediğini hisseder her daldığımda beni düşündüğünü hayal eder yaralarımı iyileştirmeye çalışırım. İşte o an tüm acılardan kurtulur yeniden doğar ve koynumda biriktirdiğim tüm ışıltıları serper gök yüzüne saçlarıma yağan yıldızlarla bütünleşir kuşlar kadar özgür olur kırardım esaret zincirlerini
Dinen sızılar iyileşen yaralarla ama yara izleri bedenimdeyken dönerim hayata çarklar arasındaki yerimi alır büyük ve acımasız çarklar arasında yıpranmadan ve yok olmadan yaşamaya devam eder mutluluk oyunu oynarım.
sahte göz yaşlarının tuzlu sudan başka bir şey olmadığını anladığım anda rüyamın pembeliği bozulur ve uyanırım. Tatlı ama acı veren uykumdan. Elde kalan sermayemle ilahi sevgiyi bulma ümidiyle devam ederim hayata ve arayışlarıma.
 
TAYFUN KARATAŞ
19.08.2006

TADINA VARMAK...!

TADINA VARMAK

 

 

TALİH İNSANA BÜTÜN NİMETLERİ VERSEDE
 
ONLARDAN TAD ALABİLECEK BİR RUH GEREKİR
 
BİZİ MUTLU EDEN BİR ŞEYİN SAHİBİ OLMAK DEĞİL,
 
SAHİP OLDUKLARININ TADINA VARABİLMEKTİR.
 
 
 
 


16.06.2006

ÇUKURUN DİBİNDE

Çukurun dibinde...


Kibri, vicdanından büyük Mehmet Ali Erbil'in...
Merhameti, kabiliyetinden az...
Üzerine sahte bir rahmet gibi yağan sahne ışıkları gözünü öyle kör etmiş, insafını öyle köreltmiş ki, maskotunun tumanını taammüden indirip onu donsuz, uluorta rüsva ettikten sonra kıkırdayarak, "Yakaladı mı kamera?" diye sorabildi.
"İş kazasıdır; canlı yayın cilvesi" diye omuz silkebildi.
Bir nedamet emaresini bile sadık Hilmi'sinden, seyircisinden esirgedi.
Belki de bu vurdumduymazlıktır, onu gösteri dünyasının kral tahtına oturtan, devirdiği çamların üstünden gamsız atlatan, "Oldu bir kere, bir sonraki işe bakalım" diye rahatlatan...
Yoksa sızlayan bir yürek, servete boğulsa da, kendi yarattığı trajediye kolay katlanamaz.
Merhamet ile mülkiyet kolay uzlaşamaz.
***
Yoksulluk her erdemi yer.
Ama görünen o ki varsıllık da erdem kâsesinden besleniyor.
İnsan paranın sahtesini yaptığı gibi, para da insanın sahtesini yapıyor.
Ama öyledir diye, son skandalı da hafızamıza gömmemeliyiz; tersine bu rezaletten Erbil'in çıkaramadığı dersi söküp çıkarmalıyız.
Evet, bu bir "yol kazası"dır.
Susurluk da sistemin yol kazasıydı. Ve o kaza birikmiş cümle cerahati döktü ortaya...
Gevrek kahkahalar eşliğinde aşağı çekilen o pantolonun altından çırılçıplak sergilenen de artık miyadını doldurmuş ve bu topluma pahalıya mal olmuş bir yayıncılık zihniyetidir; ki Erbil'in seviyesinden başlar, onu istihdam edip şişirenlere dek tırmanır. Her gece hem vah vahlayan hem alkışlayan seyirci kitlesinin hayranlığından beslenip tekrarlanır.
***
İnce hicivle yola çıkıp kaba saba soytarılığa dönüşmüş bir eğlence düşkünlüğünün bataklığındayız artık...
Pespayelik çukurunun dibindeyiz.
Öyle bir mezbaha ki kurulan; kurban edilenlerin cellatları da kurban...
Cellat, çaresizliğin son kertesinde kendisine hayranlık duyan fukaraya, sakata, naçara takla attırıp nafile yalvartarak eğlenirken, onun celladı da onun taklalarını izleyip eğleniyor.
Ama unutmayın:
"Yoksulların gözleri" bu hunharlığı izliyor.
Elbet bir gün yol, kazaya doyacak.
Ve muhtemelen o gün indirilen, sizin pantolonunuz olacak.
 
Can Dündar / Milliyet
17.05.2006

KÖR KUYU

KÖR KUYU
 
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin esegi, kuyunun birine düsmüş. Niye düser, nasıl düşer sormayin. Esek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, agzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta cürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eseğin ağırlığını cekemedi ve güm. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, Bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eseği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karsılaştığı bu durumda kendini eseği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma cağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl cıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak icin calışmaya değmez. Tek care, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun icine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar cıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı. Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, coğu zaman. Toz toprakla örtmeye calışanlar çok olur. Bunlarla bas etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile...
 
YAĞMUR TÜRK
14.05.2006

SİZ NİYE ANNE OLDUNUZ ?

Niye anne oldunuz?

Yersiz bir soru diye kızmayın ..Hele de anneler günü öncesi..

Ben bunu çocuk sahibi olduktan sonra çok daha fazla düşündüm açıkçası... Oysaki asil çocuk sahibi olmadan bunun cevabini bulmak lazım.. Belki de cevap yok.tamamen içgüdüsel..

Eskiden soyun devamı, malına emanetçi gibi düşünülürmüş çocuklar oysa şimdi farklı..
En büyük fark da eskiden ailelere destek olsun diye çocuk sahibi olunurken (hani tarlaya yardim, dükkana çırak, fabrikaya mudur gibi) şimdi çocuklarımıza hizmet ediyoruz hepimiz..

Peki niye doğurduk bu çocukları?

Ben bencilliğimden doğurdum açıkçası.. Şöyle sıcacık ve olumsuz bir sevgi tadabilmek uğruna..
Dünyada hiçbir kuvvetin değistiremeyeceği bir bağa sahip olmak için..

Eşinden boşanabilirsin ama çocuğundan boşanamazsın..
Ne olursa olsun o senin yavrundur...

devlete millete hayırlı olsun o ayrı mesele ama anne olmanın gerçekten bir ayrıcalık olduğunu düşündüğüm için bebek sahibi olmak istedim sanırım.. Dünyadaki en essiz sevgiyi tatmak istedim..
Eşim eve maymun alalım dese de kabul etmedim:) Bu şaka değil gerçek bu arada...
Siz niye çocuk sahibi oldunuz...

Anne olmayı ve çocukları çok sevmeme rağmen mantıklı insana göre değil annelik.
Duygularına hakim olamayanlara göre bence..
Eski devirler geçti artık biz kendimizi adayacağımız çocuklar doğuruyoruz..
Çişi, dişi ile tek tek ilgileniyoruz..


Geçenlerde bir romanda geçiyordu hayatta yasayacak bir şeyi kalmadığını düşünen insanlar herşeyi yeniden yasamak için eski zevkleri tatmak, yeniden çocuk olabilmek için çocuk sahibi olur diye..

Doğru mu acaba? O yüzden mi yerleşik hayata gecenler çocuk sahibi olur hep..
Siz niye anne oldunuz ..

Utku-Deniz(7.5)


05.05.2006

GÜNEŞ TUTULMASI GİBİ BİR ŞEY

"Güneş tutulması gibi bir şey..."

"Çocukluğumda hep öğretmen olmak isterdim.. Büyümek, okullara gitmek ve çocuklara ders veren, onlara her şeyi öğreten bir "Öğretmen" olmak... Ve onları sevmek, dünyalarca.. Evrenlerce.. Bir fiske bile vurmamak.. (Köy okulunda anlatmışlardı.. Çok sert öğretmenler varmış eskiden.. Yaramazlık yapanı dayaktan gebertirlermiş... Oysa, hepsi de bir ağızdan okurmuş çocukların.. Kimin haşarılık olsun diye yanlış okuduğunu öğretmen nerden bilirmiş? Ben bunu çözemedim.

Bizim öğretmenimiz çok iyiydi.. Sorularımızı gülümseyerek yanıtlar ve bize hiç kızmazdı.. Erkek öğretmendi ama, hiç sert ve dayakçı değildi. Biz anlayalım diye kaç kez anlatırdı bildiklerini.. Usanmazdı. Bazen: "Yoruldunuz öğretmenim" demek gelirdi içimden..

Söyleyemedim bir türlü.. Yalnızca: "Size bir su getireyim mi?. Su içer misiniz öğretmenim?.." sözcükleri döküldü ağzımdan.. Bir kez.. Nasıl döküldü bu sözcükler?.. Bilmiyorum.. Sonra da korktum, ürktüm kızar mı diye...

Hiç bile kızmadı.. Bir an durdu.. Kocaman bir gülümseme yayıldı yüzüne.. Gözleri buğulandı.. Daldı.. "Canım kızım benim..." dedi, "Güzel çocuğum.. Sen de büyüyünce, seni düşünenler, ilgilenenler çok olsun..." Sonra da babaca bir tavırla: "Haydi benim akıllı kızım, bir bardak buz gibi su getir bana..."

Suyu getirdiğimde ben de nefes nefeseydim... "Merak ettik seni" dedi, öğretmenim.. Okulun çeşmesi şuracıkta... Ayağın mı kaydı?.. Düştün mü?.." Ve elimdeki buz buğulu bardağa uzandı... Şaşkınlıkla:

"Kızım bu su gerçekten buz gibi... Nerden buldun ki bu suyu?.."

"Debbas'ın çeşmesinden kapıp getirdim öğretmenim.. Soğuk sulardan doldurdum..." Bir an uzaklara baktı... Derin bir iç çekti.. Buz gibi suyu kana kana içti ve:

"Su gibi aziz ol, kızım.. Varol.. Teşekkür ederim..." dedi...

O zamana dek hiç böyle İçim, yüreğim arınmamıştı... Buzlu sular içmişçesine yıkanıp arlanmamıştı... Suyu asıl ben içmiştim; ben...

"Biliyor musunuz, böylesine güzel duyguları daha önce yaşamamıştım. Babamın özel övgülü sözleri olmazdı pek.. Bir yanlışımızı görürse söylerdi. Ya da kaşlarını çatıp susardı. Anlardık.. Kızsa, bağırsa, söylense daha iyiydi. Bu suskular, daha bir yüreğine batıyordu insanın... Hele sofradaysanız, bir yumruk tıkanırdı boğazınıza... Lokmanızı evirir,çevirir... Bir türlü yutamazdınız... (Gözümden yuvarlanan tuzlu damlaların çorbama, yemeğime aktığını bilirim... Belki de yüreğime...)

Okulda çalışkan mıydım? Elbette... Hem okuyup öğrenmeyi, hem de öğretmenimi seviyordum... Başarısız olursam, dersime çalışmazsam sanki o üzülecekmiş gibi... O'na saygıda kusur etmek gibi... Öyle inanıyordum ki, hiç kimse bizim öğretmenimizden daha bilge, daha iyi, daha değerli olamazdı... Önce Atatürk'üm, sora öğretmenim...

Belki de bu nedenle öğretmen olmak istiyordum... En doğru, en iyi, en güzel şeyleri öğrenmek, sonra da öğrencilerime öğretmek... Ne büyük sevinçti, kim bilir?.. Kalbim göğsümden fırlar da kuş olup uçar mıydı?..

Bu konuda öğretmenim de yüreklendiriyordu beni... "Sende hem matematik kafası var, hem de ifaden iyi... istersen benim gibi ilkokul Öğretmeni olursun. İstersen, daha yüksek okulları okur, lise öğretmenliğine hazırlanırsın... Matematik ya da Türkçe Öğretmeni... Ne dersin?.."
Sevinçten mi, utançtan mı yüzüm kıpkırmızı olurdu?.. (Hiç öğretmenimden daha büyük öğretmen olunur mu?.. Tövbe tövbe... Öğretmenlerin Atatürk'ü gibi bir şey, O... Ağlamak da bir çeşit mutluluk mudur?..)

Umutlarım gün geçtikçe büyüyordu... Yeter ki babam izin versin... Okulum bitince büyük kentteki büyük okullara gitmeme izin versin...

"Sen işin o yönünü bana bırak..." diyordu öğretmenim... "Ben babanı razı ederim. Ne var ki bunda?.. Senin gibi akıllı, çalışkan ve içi öğrenme hevesiyle dopdolu bir kızı olduğu için onur duymalı..."

Öğretmenim, babamı kendisi gibi mi biliyordu?.. Hiç mi aksi, inatçı insan tanımamıştı?.. Pek iyi dereceli karnem elimde... Yanımda öğretmenim... "Babası, bu çocuk okuyup öğretmen olacak... Sizleri şimdiden kutluyorum..." Yaprak gibi titriyordum... Çekti aldı karneyi babam... Öğretmenime bir tek söz söylemeden... Teşekkür bile etmeden... Sürükledi götürdü beni...

(Ölseydim keşke... Oracıkta yok olup gitseydim... Öğretmenim: "Üzülme yavrum... Bir çare bulunur belki..." der gibi bakıyordu da,
babamı hiç tanımıyordu...)

Ben ilk vurgunumu böyle yedim... Ne yaptım, ne düşündüm?.. Bu yanlış, bu yakışıksız davranışa nasıl katlandım?.. Bilmiyorum...
Bildiğim tek şey var... Hayatımın ilk ve önemli erkeği olan babamdan çok, evet çok utanmıştım...

Başımı kaldıramıyordum... Bir an göz göze geldik öğretmenimle... "Yaralı bir kuş gibi kanadın kırılmasın çocuğum..." diyordu gözleri... Ve çok iyi biliyordum ki, yüreği ağlıyordu...

Saat kaç mıydı?.. Hatırlamak istemiyorum... Unutmuşum... Sıcak bir gündü ama, kapkaranlıktı... Güneş tutulması gibi bir şey...

YAŞAM VE SEVGİ PSİKOLOG SUNA TANALTAY

SİZE AKTÜEL DERGİ EYLÜL 2002

28.04.2006

KÜÇÜK MUTLULUKLAR

KÜÇÜK MUTLULUKLAR

 

Küçük derelerdir büyük nehirleri oluşturan

 

Küçük mutluluklar, küçük, küçücük derelerdir

Büyük nehri ararken üzerinden atladığın

Arkana dönüp de bakmadığın

 

Küçük mutluluklar

Çıtır çıtır Kızılay simitidir, çayın yanında

Aniden radyoda karşına çıkan şarkı

Kar yağınca tatil olan okul

 

Başarılı bir rejimin birinci günü

Sokakta sevebildiğin kedi

Yürüyen güvercinin kafası

Tenekedeki fesleğen

 

Kurumuş çamaşırlar, bir kış ikindisi

Geri gelen elektrik

Babanın hikayeleri

Annenin yemeği

Tamir ettiğin alet

 

Yeşil tişörtün, yatarken giydiğin

Bir dostun başarısı, neler çektiğini bildiğin

 

Elini sımsıkı tutan minik el

Dudağında ıslık yürüdüğün yol

Birden çıktığın yolculuk

 

Sana açılan kapılar

Sana kapıyı açanlar

Hoş gelenler

Hoş buldukların

 

Yalnız kalabilmek - dilediğinde

Kavuşabilmek - özlediğinde

.

.

.

(Gerisini ve milyonlarca satırı boş bırakıyorum;

kendi küçük mutluluklarını yazman,

bundan da küçücük bir mutluluk duyman dileğiyle...)

 YALÇIN ERGİR

05.04.2006

KRİSTAL OLAN DEĞERLERİMİZ

Hayatımızdaki Değerler  

Hayatı bir oyun kabul edin…

Hani hokkabazların bez topu iki elleri ile havaya atarak oynadıkları oyun… Bu topları; iş, aile, sağlık, dostlar ve aşk olarak adlandırın... Zamanla iş topunun lastik olduğunu göreceksiniz. Yere düştüğünde gene sıçrayacaktır.

Ama öteki dört top; aile, sağlık, dostlar ve aşk kristalden yapılmıştır. Bunlardan birini düşürürseniz, çizilebilir, aşınabilir, çatlayabilir, kırılabilir, hatta tuzla buz olabilir. Bunlardan biri düşerse, bir daha eskisi gibi olmaz.

Bunu iyi bilin ve bozmamaya çalışın.

21.03.2006

HAYATIN GÜNLÜĞÜ

Hayatın Anlamı...
Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin
ne olduguna takmis kafayi..
Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve
baskalarina sormaya karar vermis..
Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir
cevabi olmali diyormus..Ve dolasip herkese bunu
sormaya karar vermis..
Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor
tabiki ...
Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar
ona -Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir
bilge yasar! istersen ona git belki o sana aradigin
cevabi verebilir. " demisler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve
ulasmis adam.
Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne
oldugunu somus ..
Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce birsinavdan geçmen gerekiyor demis ...
Adam kabul etmis..

Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede
silme bir sekilde zeytinyag doldurmus.
Simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ...
Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger
bir damla eksilirse kaybedersin..

Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge
bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahçe
nasildi?
Adam saskin..Ama demis ben kasiktan baska bir yere
bakmadim ki...
Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde
olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demis Bilge...

Adam tekrar bahçeye çikmis gördügü güzellikler
büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü ...
Geri geldiginde bilge, adama bahçe nasildi diye sormus
Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini
anlatmis..
Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis
ve eklemis :
"Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir
noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina
varmazsin..
Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda
hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir ... "
"Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir"

26.02.2006

BİR VATAN

sehidin türküsü
Sonsuza dek  CUMHURİYET...
 
 

Şehidin Türküsü

(Muzaffer Çavuş vatan borcunu ödedikten sonra dört gözle, görmediği Hilâl’ine, köyüne ve sevdiklerine kavuşmayı bekler. Ancak Çanakkale O’nu bırakmaz.O artık şehit olmuştur. O yedi düvele ders vermiş, kendi nesline ruh vermiştir.Ruhu Şad Olsun!)

Hilâlin görünmediği bir gecede,
Yâr değil, rüzgar okşar saçlarımı. 
Mevzide ben ağlamam asla! Anam ağlar sılada.
Kör karanlıkta kör kurşun beklenir, bir de Azrail.
O beklemez vallahi sabahı.
Dağlarda çizilen kaderime,
Ölüm şarkıları yazar mermi vızıltıları.
Emir bekler elim tetikte,vicdanım ise dinlemez fermanı.
Çanakkale sırtlarında Malazgirt düşer gönlüme.
Bizans'ı dize getiren ecdadım canlanır gözümde.
Uyku yasak koydu gecelerime.
Rüyayı bile çok gördü Çanakkale  tepeleri,
Türkülerimi,uykularımı,hayallerimi böldü,
Ama ben destanımı yazdım o dağlara. 
Ergenekon’u tekrarladım güneş doğarken.
Senelerce söylenecek ben olmasam da...
Hesap sordum! Uykumuzu kaçıranlara,töremizi bozanlara.
Ellerini kırdım! Geleceğime el sürenlerin,vatanıma el uzatanların.
Ölüm uykusu tattırdım! Tarihimi bilmeyenlere… …
Ve Çanakkale’yi dar ettim,Türk’e kefen biçenlere.
Hepsini törensiz yolladım Tanrı’nın istediği yere.
Sonra gül tıkadım ölüm kusan namlularına.
Namertlere karşı yazılmış destanımda,
Esaret yok ,mertlik var,umut var.
Lakin vatan borcum teskereyle bitmedi.
Adressiz kör kurşun aldı, götürdü her şeyi
Adresi belli olan diyara.
Emeğimle alın terimle ödeyemedim vatan borcumu,
Canımla ödedim şahadet çekerek.
Geride üç yaşında Hilâl’im kaldı babasız,
Ne mutlu ki vatansız değil.
Huzur içindeyim…ve hala nöbetteyim Çanakkale’de.
Hem de ebedi nöbette.
Anamı, yarimi gözü yaşlı, Hilâl’ı yetim bırakırken bile;
Tebessümle düştüm toprağa ellerim duada.
Gül açtı mezarımda,şehit kanıyla açmış bir gül.
Hayatta veremediğim gülü,mezarım verdi Hilâl’ime.
Hilâlim koklasın diye.
Çünkü baba kokusu düşmüştü güle.
Koklamadan,öpmeden bıraktığım Hilâl’ime.
Şerefli bir miras bıraktım:ÇANAKKALE DESTANI,
Beni anlatacak bir miras:Bir de Madalya.
Evet,bir cana; bir madalya…
Yüzbinlerce cana; bir vatan …
Uğrunda milyon kere ölünecek bir VATAN 
16.02.2006

YERLİ MALI HERKES ONU KULLANMALI ...!

Vatandas "Türk Osman"in bir günü:

Osman Bey, sabah saat 7.00'de Casio masa saatini alarmiyla gözlerini açti.
Puffy yorganini kaldirdi. Hugo Boss pijamalarini cikarip Adidas
terliklerini giydi.WC 'ye ugradiktan sonra banyoya geçti.
Clear sampuan ve Protex sabunuyla dusunu aldi. Colgate ile dislerini
firçaladi. Rowenta ile saçlarini kuruttu. Bill's gömlegini ve PierreCardin takimini, Alamode ayakkabilarini giydi.
Lipton black lable çayini içti. Cukalatini ülker Dan Cake harikaydi.
Sony televizyonda medya özetlerini ve flash haberleri izledi.
Citizen kol saatine bakti. Ise gitme zamani gelmisti..Ailefertlerine 'bayy' deyip Hyundai otomobiline bindi. Blaupunkt radyosunu
açarak, rock kanal buldu.Begenmedi CD ye gecti. Agzina bir Polo seker atti
Sehrin göbegindeki Mega Center'daki office sine ne varinca arabasını
garaja birakti. Asansörle ofis'ine cıkti. Herkeze hayy dedi ve masasina geçti. Once desk top PC sini ardından notbukunu çalistirdi. E-maillerini cek
etti.. Sonra msn göz atti.Microsoft Excel'e girdi. Ofisboy'dan
Nescafe'sini istedi.
Saat 10.00'a dogru acligini yatistirmak için bana biraz grissini ve bi nest daha lütfen dedi Asistanina...
Öglen Wimpy's Fast Food kafeteryaya gitti. Ayaküstü,Coke ve hamburgeri
mideye indirdi. Camel sigarasini yakip Tempo ve Esquer dergilerini
karistirdi.Sekteri öğleden sonra önemli bir programi olmadigini söyledi. Aksam üzeri is çikisi Image Bar'a ugrayip JB with the rock siparis etti
viskisini yudumladi, sonra kösedeki Shopping Center'a ugradi ... Esinin
siparis ettigi Persil Supra deterjan, Ace çamasir suyu, Palmolive sampuan,
Gala tuvalet kagidi , Sprite gazoz ve Johnson kolonyayi alarak kasaya yanasti. Bonus kartiyla faturayi ödedi. Hafta sonu esi Münevver'le Galleria'ya giden Osman Bey, Showroom'lar dolasip Kinetix ayakkabi, LeeCooper blue jean satin aldi. Aksam evde bir gazetenin verdigi TV Guide'a
göz atan Osman Bey, kanallar arasinda zapping yaparak, First Class, TopSecret, Paparazzi gibi programlari izledi. Ayni anda Outdoor dergisinikaristirdi.
Saat 22.00'ye dogru Show'da Türk dili üzerine panel basladi. Uykusu gelen
Osman Bey, TV yi kapatip yatak odasina gecerken, kendini mutlu hissetti.
"Ne mutlu Türk'üm diyene!" diye gerindi ve uyudu.
Ve halâ da uyuyor...
Have nice night Osman Bey

 

YERLİ MALI HERKES ONU KULLANMALI


 

11.02.2006

AÇLIK

Kenya’da uzun yılların en kötü kuraklığı çocukların hayatını tehdit ediyor.

UNICEF gittikçe kötüleşen kuraklık nedeniyle kuzey Kenya’da binlerce çocuğun açlık tehlikesi içinde olduğunu açıklamış ve yardım çağrısında bulunmuştur.

Hükümet, Birleşmiş Milletler ve birçok sivil toplum örgütü kuraklığı uzun yılların en kötüsü olarak nitelendirmişlerdir. UNICEF’in Kenya Temsilcisi Laakkonen kadınların ve çocukların durumunun çok vahim olabileceğini açıklamıştır.

Dünya Gıda Programı gıda yardımına ihtiyaç duyan insan sayısının 2.5 milyonu bulduğunu, 7 bölgede en az 570.000 kişiye acil içme suyunun sağlanması gereğini vurgulamaktadır.

Kötü beslenen çocuklar sıtma, zatürre, ve ishale yakalanma tehdidi altındadırlar. Büyük bir şans olarak çocukların %80inden fazlası son çocuk felci aşı kampanyası sırasında A Vitamini takviyesi aldıkları için bir çoğunun muafiyeti güçlü durumdadır. Ne varki suyun kıt oluşu, sağlık hizmetlerinin zayıflığı, çok sayıda çocuğun okullarından ayrılışı çocukların durumunu çok üzücü hale sokmaktadır.

Bölgelerde sık sık çatışmalar da çıkmaktadır. Geçmişte suya erişim, hayvancılık ve otlak yerleri nedeniyle çıkan kanlı çatışmalarda çocuklarında heba olduğu görülmüştür. UNICEF yetersiz ve kötü beslenen 20.000 den fazla çocuk için yardım çağrısında bulunmuştur.

Bu çağrı kapsamında çocukların okullarına devamını sağlamak, onlara temiz su, acil sağlık bakımı ve koruma sağlamak da bulunmaktadır.

 

Tabaklarımızda yemek kalmasın,çöplerimizde ekmek olmasın

 

04.02.2006

İKBAL GÜRPINAR

Günaydın Gece

“Güzellik bakan gözdeymiş. Niyetmiş her şeyi güzelleştiren, olmazları olduran. Sevgi, açılmayacak sanılan, üzerine kilit vurulan tüm kapıların anahtarıymış. Tam da ümitsizliğe düşmeye ramak kala doğuruverirmiş güneşi üzerimize Yaradan; parlak ve sıcak… Tatlı dille, güler yüzle söylenen sözlere doyulmazmış…

Bu kitap, güler yüzle, düşünerek okunsun, yüreklerde sevgi dokunsun, insanlar sevdiklerine sevgiyle dokunsun, ellerindekinin kıymetini bilsin, yurdunu sevsin, kendini tanısın, bilsin diye yazıldı. Bir gece sabaha karşı ciyaklayarak dünyaya geldiğini cümle âleme duyuran çocuklar gibi, gece, sabaha karşı yazılmaya başlandı.

Herkes bana sorup dururken ‘Nasıl oluyor da bu kadar pozitif bir insan olmayı başarabiliyorsunuz?’ diye. Dilersek, karanlıkları bile nasıl aydınlatabileceğimizi, geceleri nasıl gündüz yapabileceğimizi anlattım dilim döndüğünce. Hep birlikte söyleyelim hadi. “Günaydııınnn gece!!!”

Gürpınar, “Günaydın Gece” derken tozpembe bir dünya tablosu çizmiyor. Aksine çoğumuzun farkında olmadan yaptığımız hataların; bencilliğin, tembelliğin, boşvermişliğin nelere mal olacağını anlatıyor. Yazara göre, inanırsak ve azimle çalışırsak hem daha güzel hem daha doğru bir hayata kavuşmamız mümkün. Onun için ilk iş olarak kendimize bakmalı, anne baba olarak, evlat olarak, vatandaş olarak ailemize ve ülkemize karşı yüklendiğimiz sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Bizler, görevlerimizi hatırımızdan çıkarmamalıyız ki gecelere güneş doğsun.
 


 

İçimden Geldiği Gibi


“Nasılsınız bugün? Kokladınız mı bir çiçeği? Saksınızda hercaîmenekşe yoksa bile, küçük bir bebeği; salıncaktan düşen yaramaz bir oğlanı; beyaz saçları, kalın gözlükleriyle hayata sımsıkı sarılan bir nineyi kokladınız mı hiç? Dokundunuz mu, yardım ettiniz mi, "Merhaba!" dediniz mi? Aynaya bakıp kendinize gülümsediniz mi? En son ne zaman bir eli sıkı sıkı tuttunuz?

Hatırlamıyorsanız, uzatın elinizi, bir yolculuğa çıkalım sizinle: İnişli çıkışlı, sevinçli, hüzünlü, heyecanlı, huzurlu..

 

TEŞEKKÜRLER SECRET